Düşler Düşünceler

20/2/2009 - ELMA


elma..

Kırık oyuncaklarıyla oynayan çocuk

dayar kulağına sessizliğini

elişi sözcüklerden uçurtmalı yalnızlık, kendi ninnisini unutmak için

yok pahasına kaybeder belleğini

 

 

çık elma dediğin yerden

kendine yeni giysiler al

anahtarı kimde kaldıysa unut

kimsenin olmasın diye

kendi ellerinle kırdığın yüreğini

çık elma dediğin yerden

her oyunda ebe olan bir sen değilsin

kimsenin kimsesi yok ki

herkesin elmasında kendi diş izleri..

 

   Murathan Mungan

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

11/4/2008 - KORKU CUMHURİYETİ





Kim derdi ki 21. yüzyıl kollarını “korku” ile insanlığa açacak? “Büyük” ülkeler “her zamanki gibi” sosyal Darwinizm ile hareket ediyor, kendi güç alanlarını genişletmek için “küçük” ama tarih sayfasında “önemli” yer tutan ülkeleri büyük bir iştah ile sofralarında ağırlıyor. Kuralın adı “büyük balık küçük balığı yutar”. Bu kural “kimin gücü kime yeterse” bile değil, çünkü kimin gücünün kime yeteceği ya da yettiği zaten gözler önünde. “Barış” denen beyaz rüya ise düşlerdeki yerini korumakta bile zorlanıyor. Yakında tüm dünyanın çocukları okullarındaki dünya kürelerini yeniden çalışmak zorunda kalacak; çünkü sınırlar yeniden çiziliyor. Ülkeler franchising sistemi gibi üreme yolunda sanki. Büyük ülkeler küçük ülkelerin destekleyiciliğini üstlenmiş “dünya” denen “köyün” en büyük pazarında boy gösteriyorlar. Buna da küreselleşme deniyor.

 

Dünya ne çabuk değişti? Oysa biz henüz doğmuştuk 20. yüzyılda! Gerçeklerimiz ne kadar hızlı değişiyor? Anlamaya bile zaman bulamıyoruz dünyayı. Biz henüz postmodernizmi bile tartışamamıştık… Biz henüz küreselleşmeyi bile anlayamamıştık… Biz henüz emeklemekteydik. Biz henüz kendimizi tanımaya çalışmaktaydık. Rengârenk kültürümüzün allı pullu endamına doyamamıştık. Karmakarışık olduk… Keşke her şey bu kadarla da kalsaydı… Kalmadı. Kalamadı. Genç yaşlı demeden aynı girdabın içine sürüklendik. Tutunacak dalımız da kalmadı, sığınağımız da… Nereye dönsek yüzümüz başka bir felaketin şahidi oluyor.

 

Korku Cumhuriyeti olduk. Gelecekten korkuyoruz, yokluğun acımasız pençesine düşmekten korkuyoruz, nedenini dahi bilemediğimiz kötülüklerin bizleri bulacağından korkuyoruz, yakın tarihin yeniden canlanmasından ve bizi yutuvermesinden korkuyoruz, çocuklarımıza güvenli yarınlar bırakamayacağımızdan korkuyoruz, işsizlik yüzünden işten çıkarılacağımızdan korkuyoruz, çocuğumuzun sınavları kazanamamasından korkuyoruz, sınava girip devlet memuru olamayacağımızdan korkuyoruz, sağlığımız yerindeyken emekli olamayacağımızdan korkuyoruz, çocuğumuzun ya da gençlerimizin oyunbaz politikacıların ya da ideolojilerin eline düşmesinden korkuyoruz, bir sabah uyandığımızda susuz bir yaşama başlamış olmaktan korkuyoruz, nefes alacak havamızın kalmayacağından korkuyoruz… Korkuyoruz, korkuyoruz, korkuyoruz! Her şeyden herkesten her olaydan korkuyoruz. Bu öyle bir korku ki hepimizin tepesine karabasan gibi inmiş. Kımıldayamıyoruz, ne yaşadığımızı anlayamıyoruz, algılayamıyoruz…

 

Böyle bir toplumdan ne elde edilebilir?

 

Bizi kuşak kuşak bölün, sonra da bizlere şöyle bir uzaktan bakın. Ne görürdünüz? 50 kuşağının bir kısmı fırsatını buldu, güçlendi, ülkeyi yönetiyor, geri kalanı dağılmış durumda. 60 kuşağının boynu bükük. 70 kuşağının hem boynu bükük hem de onlar en basit insancıl yaşam kırıntısı için çırpınmak zorunda. 80 kuşağını bir yerlerde kaybettik. 90 kuşağı yabancılaşmış, apayrı bir dünyada yaşıyor. 2000’lileri her yıl sınavlara sokuyoruz, onların bir kısmı diğerlerine göre olanaklara erişmek yönünden daha şanslı. Onlar da ne yazık ki azınlık. Geri kalanlar büyük bir yoksulluğun ve cehaletin pençesinde. Bunca yarası olan kuşaklar geleceği nasıl kuracaklar? Üstelik devir korkunun devri olmuşsa!

 

Böylesi bir toplumun karabasan etkisinde olan bir ferdi olarak içtenlikle söylemeliyim, korkuyorum, korkmasam bu korkuyu nasıl anlatabilirdim? Bir de bu karabasandan uyanıp korkuyu yenmeyi bilsem…

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

2/3/2008 - SINAV ÇOCUKLARI

           Hangimiz mesai saatinin dışında "7 yıl boyunca" ve "ücretsiz" çalışmak isteriz? Hangimiz haftasonları; ama hem cumartesi hem de pazar günü işe gitmek isteriz? Sanırım hiçbirimiz. İşimizin en geç 6'da bitmesi; haftasonlarının bizlere kalması biz yetişkinler için çok önemlidir. Akşamlarımızın bize ait olmasını isteriz; eve gelince kafa dinlemeyi, günün stresinden uzaklaşmayı tercih ederiz. Peki aynını çocuklarımız için düşünüyor muyuz? Onların da bizim gibi kendilerine ait zamanlarının olmasına inanıyor muyuz? Lütfen dürüst olun. Bu soruya "evet" diyorsanız o zaman çocuklarımız için mutlaka bir şeyler yapmaya başlamış olmalısınız. Neden mi? Çünkü artık bizim çocuklarımız "çalışan çocuklar" oldular! Hayır, öyle bir işe girip para kazanmıyorlar. Birileri onlara "geleceklerinin mimarı olmaları için" onları her yıl sınava sokuyor. Elbette her yıl önemli bir sınava girmek o kadar da kötü olmayabilir. Ama çocuklarımızın patronları yani aileleri onlara sürekli fazla mesai yaptırmaya başladı. Nasıl mı?

         Biliyorsunuz ki ülkemizde ilköğretim öğrencileri 6. sınıftan itibaren sınava girecekler artık. Bu sınavlara SBS deniyor. OKS, son yılını yaşıyor. Önümüzdeki yıldan itibaren liselerde de her yıl sınav olacak.  Böylelikle bir çocuk yaşamının 7 yılını "geleceği için" sınava girmek, sınava hazırlanmakla geçirecek. Pek çoğumuz, "bir yılda hazırlanıp girmesinden iyidir" diyebilir. Olabilir elbette; ama ben, bundan daha büyük başka bir sorunun peşindeyim: Çocuğunu dershaneler yollayan velilerin... Evet, işte ben dershanelerin ve velilerin tutumlarının çocuklarımızı yok etmesinin peşindeyim. Hafta içinde ve haftasonunda mesai istemeyen biz yetişkinler aynını çocuklarımız için düşünmüyoruz. Kendi kimliklerini bulmak için büyüyen çocuklarımıza "Hayır,  kimlik, benlik senin neyine gerek? Sen sınavlardan yüksek almalı, geleceğini kurtarmalısın"  diyoruz.

      Sanırım pek çoğumuz konuya bu yönüyle "henüz" bakamadı. Tam gün okul, cumartesi-pazar da yarım gün dershane! Hem de en az 7 yıl boyunca... Bir çocuk için katlanılır gibi değil. Ne dersiniz? Kolej sınavları zamanında 5. sınıfta sınava giren kuşağın pek de hayrını göremeyen bizler, şimdiki SBS ve benzeri sınavlardan dolayı körleşmiş veliler yüzünden henüz 4.-5. sınıftan çocuklarımızın çocukluklarını dershanelerin soğuk koridorlarına terk etmeye başladık.

       Eskiden çocuklarımız haftasonlarını sevdikleri etkinliklere ayırırlardı, oyun oynarlar, bir müzik aleti çalmayı öğrenirler, kitap okurlar, resim yaparlardı. Şimdi sadece dershanelere gidiyorlar ve test çözüyorlar. Üstelik onların ezildiğini, eriyip bittiğini gören kimse de yok.

        Gelin, çocuklarımızı bu çarkın kötü dişlilerinden kurtaralım. Gelin bunu kendilerinden başka kimseyi düşünemeyen "büyüklerimizden" beklemeyelim. Gelin gözümüzü açalım. Onların zaten kör bir toplum istediğini önce biz fark edelim. Kimliksiz, benliksiz, yeteneksiz, düşüncesiz bir toplum yaratmamak için bu gidişata biz dur diyelim.  Gelin, çocuklarımızı dershanelerin ellerinden kurtaralım;  çok geç kalmadan onlara çocukluklarını yeniden armağan edelim.

                                                                                                               Suzan Balıkçıoğlu

 

 

 

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

26/10/2007 - KapKara

          Dünya kanlı bir sahne; rol dağılımı adaletsiz... Daha kaç annenin gözyaşı akarsa terör havuzu dolar? Bunu anlatır mı matematikteki müfredatlar? Sıralarda oturan masumlardan, büyüdüklerinde kaçının kanı ile tarihte kara sayfalar yazılmaya devam eder? Bunu anlatır mı sürekli değiştirilen eğitimdeki sistemler?

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

18/8/2007 - 1-BEKLEMEK

          

 

1-BEKLEMEK

 

         Zamanın içinde asılı kalmışçasına sadece durursun. Beklersin. Senden beklenen beklemendir çünkü. İçinde garip bir duygu vardır, tarif edemediğin; bir yandan da çığlık çığlığa bir korku... Beklemenin içindedir hepsi. Durağanlıktan ziyade kısır bir döngü ile içinde dolanırlar.                                      

                            Bek-le-mek...  

     Sözcüğün içine bir kere hapsolmuşsan çıkışı bulamadığın için de beklersin. Bir de beklemeye alıştığın için...                                                                    

         Umutsuzluktur biraz da beklemek, çünkü içinde umut olsaydı, "beklemek" eyleminin içinde yeni kıvılcımlara dair bir hareket de olurdu ve bu tarifsiz bir hazla da bütünleşebilirdi. Ama beklemek bir köstebeğin körlüğü kadar karanlıktır. Yolunu bulmak için köstebeğin içgüdüleri ne yazık ki sende yoktur.    

     

       Eğer beklemenin ardından gelen bir umut  varsa bunun adı "mucize"dir. Ben ve birçokları "şu an" bekliyoruz. Aynı şeyi değilse bile  bir şeyleri bekliyoruz. Beckett'in Godot'sunda bekler gibi.  Bekleme anımızda değişen tek şeyin daldaki bir yaprak olabileceğini bile bile bekliyoruz. 

 

        Hepimizin tek "beklentisi", beklediğimiz mucizenin gerçekleşmesi...Mucizeler için "bekliyoruz".                                                                       

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Yaşamın içinde ne varsa hepsinden biraz biraz almak, onları yeni bir forma kavuşturup yaşama geri bırakmak gerek.

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

sahildekibank
postane
meralsa
nenas